Canım blog,
Bunca zamandır uğramadım. Ama yine dönüp dolaşıp geleceğim yer burasıydı zaten, biliyordun.
Yazıp yazıp sildim bunca zaman. Anlatmak istedim ama hep erteledim. Şimdi de hepsini yazmaktan vazgeçtim. Çünkü ne kendimi ait hissetmediğim bir şehirde yaşamanın verdiği zorluğu, ne inanarak başlayıp hayal kırıklığı yaşadığım zamanları, ne berbat bir final haftasını, ne de hala önümde bitmek bilmeyen konuların oluşunu ve verimli çalışamamanın verdiği vicdan azabını, ne de kafamdaki stres sever, geçmek bilmeyen sivilcelerin ağrısını düşünmek istemiyorum. Şu an için tek düşündüğüm, hissettiğim ve söylemek istediğim şey...
Güzel bir yazıda görüşmek dileğiyle
vişne pestili
13 Haziran 2010
16 Şubat 2010
Ev Ödevim: Fareler ve İnsanlar ve Sıçanlar...
Canım Blog,
Dün azcık biyologculuk oynadım ya senle, oraya az sonra keseceğim sıçan ile çekindiğim hatıra fotoğrafımı da koydum. Üstüne de utanmadan Mus musculus yazdım, sende hiç uyarmadın. Ne bileyim, bağlaç olan -da, -de'yi ayrı yazmadığımda altını kırmızıyla çiziyorsun da, sıçanla Mus musculus'u yan yana yazdığımda niye altını çizmiyorsun? Hiç yakıştıramadım. Hadi benim elim sürçtü de öyle yazdım, bir de o sıçanı tee bir yıl önce kestiğimden adı hatırımda Mus musculus kalmıştı, elektrikler de kesilmişti, çalışamamıştım gibi bissürü bahanem varda.. Senin nasıl bir bahanen var bakiyim, söyle bana yavrucum, cidden bu sefer de kızmıycam.
Ehm, neyse. Sonuç itibariyle öğrencilik hayatımı sabote edecek bir yanlışlık yapmışım. Dolayısıyla lab. dersime giren hocam tarafından uyarıldım, sıfır aldım, oturdum. Elimdeki bir sıçan olduğu halde ona Mus musculus yani ev faresi diyerek hakaret etmiş olduğum için ev ödeviyle cezalandırıldım. (Düşünün bir sıçan size Homo sapiens sapiens demek yerine hatırında Gorilla beringei kaldığı için Goril diye hitap ediyor, hem de herkesin önünde. N'aparsınız? Alkolle bayıltmak suretiyle bir takım deneylerinizde kullanmak üzere emellerine alet etmez misiniz?) Ve benim gibi hatırında yanlış kalan acemi biyoloji öğrencileri için böyle bir olay yaşanmasın diye ev ödevimi bloğumda yayınlıyorum. Güle güle kullanıp, kopyala yapıştır yapabilirler.
Dilerseniz şimdi ödevime geçelim:


Bu iki fotoğraf arasındaki 7 farkı -yok ya vazgeçtim çok oldu- 3 farkı bulabilir misiniz? Ben artık bulabiliyorum mesela. Ödevin faydaları :)
İlk fotoğrafımız için konuşacak olursak:
1)O bir keme! Tür ismi de Rattus norvegicus. Benim bir önceki yazımda elimde tuttuğum sıçanla aynı cins, yalnız aynı tür değil dikkat. İkisi de Rattus. Ve o bir Mus musculus değil, artık bunda hem fikiriz :)
2)Vahşi, yırtıcı, özgür.... Daha sayayım mı?
3)Halk arasında lağım faresi de deniyor. Ama lağım faresi diye hor görmeyin. Çocukluğunuza inin ve Ninja Kaplumbağalar'daki Splinter Usta'nın da bir Rattus olduğunu görün.

İkinci fotoğrafımız için konuşalım şimdi de:
1) O bir Mus musculus. Yani bir ev faresi.
2)Muhallebi çocuğu!
3)Bunun hakkında daha fazla bir şey söylemek istemiyorum. Evde fare mi olurmuş ayol.
Bonus: Bir de BALB/c ve hamsterlarımız var ki, onlardan bahsetmeden geçmek olmaz. BALB/c bir albino faresi. Melanin pigmentinden yoksun, bembeyaz kar tanesi, nur tanesi bir fareciğimiz. Bknz:

Mini mini, şirin mi şirin hamsterları ise bilmeyenimiz yok. Halkın sevgilisi. Yedir içir, koştur, şebeğe çevir hayvanı. 2 yıl anca yaşasın. O kısacık ömründe ya oyuncağımız yapalım ya da deneylerde kobay olarak kullanalım :(

Ve tüm bu hayvanlarımızın ortak özelliği ise hem memeli bir canlı hem de genetik yapısı itibariyle insan genetik yapısına büyük benzerlikler taşımasından dolayı deneylerin vazgeçilmezi olmaları.
Ekstra: İnternette ev ödevimi araştırırken savrula savrula buraya düştüm. Okumanızı tavsiye ederim, biyolokum abla yazmış.
Sonuç olarak canım blog, bir önceki yazımda yaptığım hatadan dolayı tüm sıçan halkından kendilerine ev faresi dediğim için özür diler, sevgili hocama düzeltme ve bana ev ödevi verdiği için teşekkür ederim.
Ev ödevimden başarılı bir şekilde geçmek dileğiyle... (Eğer bu ödev olmadıysa defterime 100 kere "Mus musculus bir sıçan değildir. Sıçan da Mus musculus değildir." yazmaya razıyım :))
Son olarak bu ödevimi hazırlamam da desteğini esirgemeyen pek sayın vikipedi'ye, canım google'a ve okulumun bilgisayar lab.ına çok teşekkür ederim.
Dün azcık biyologculuk oynadım ya senle, oraya az sonra keseceğim sıçan ile çekindiğim hatıra fotoğrafımı da koydum. Üstüne de utanmadan Mus musculus yazdım, sende hiç uyarmadın. Ne bileyim, bağlaç olan -da, -de'yi ayrı yazmadığımda altını kırmızıyla çiziyorsun da, sıçanla Mus musculus'u yan yana yazdığımda niye altını çizmiyorsun? Hiç yakıştıramadım. Hadi benim elim sürçtü de öyle yazdım, bir de o sıçanı tee bir yıl önce kestiğimden adı hatırımda Mus musculus kalmıştı, elektrikler de kesilmişti, çalışamamıştım gibi bissürü bahanem varda.. Senin nasıl bir bahanen var bakiyim, söyle bana yavrucum, cidden bu sefer de kızmıycam.
Ehm, neyse. Sonuç itibariyle öğrencilik hayatımı sabote edecek bir yanlışlık yapmışım. Dolayısıyla lab. dersime giren hocam tarafından uyarıldım, sıfır aldım, oturdum. Elimdeki bir sıçan olduğu halde ona Mus musculus yani ev faresi diyerek hakaret etmiş olduğum için ev ödeviyle cezalandırıldım. (Düşünün bir sıçan size Homo sapiens sapiens demek yerine hatırında Gorilla beringei kaldığı için Goril diye hitap ediyor, hem de herkesin önünde. N'aparsınız? Alkolle bayıltmak suretiyle bir takım deneylerinizde kullanmak üzere emellerine alet etmez misiniz?) Ve benim gibi hatırında yanlış kalan acemi biyoloji öğrencileri için böyle bir olay yaşanmasın diye ev ödevimi bloğumda yayınlıyorum. Güle güle kullanıp, kopyala yapıştır yapabilirler.
Dilerseniz şimdi ödevime geçelim:


Bu iki fotoğraf arasındaki 7 farkı -yok ya vazgeçtim çok oldu- 3 farkı bulabilir misiniz? Ben artık bulabiliyorum mesela. Ödevin faydaları :)
İlk fotoğrafımız için konuşacak olursak:
1)O bir keme! Tür ismi de Rattus norvegicus. Benim bir önceki yazımda elimde tuttuğum sıçanla aynı cins, yalnız aynı tür değil dikkat. İkisi de Rattus. Ve o bir Mus musculus değil, artık bunda hem fikiriz :)
2)Vahşi, yırtıcı, özgür.... Daha sayayım mı?
3)Halk arasında lağım faresi de deniyor. Ama lağım faresi diye hor görmeyin. Çocukluğunuza inin ve Ninja Kaplumbağalar'daki Splinter Usta'nın da bir Rattus olduğunu görün.

İkinci fotoğrafımız için konuşalım şimdi de:
1) O bir Mus musculus. Yani bir ev faresi.
2)Muhallebi çocuğu!
3)Bunun hakkında daha fazla bir şey söylemek istemiyorum. Evde fare mi olurmuş ayol.
Bonus: Bir de BALB/c ve hamsterlarımız var ki, onlardan bahsetmeden geçmek olmaz. BALB/c bir albino faresi. Melanin pigmentinden yoksun, bembeyaz kar tanesi, nur tanesi bir fareciğimiz. Bknz:

Mini mini, şirin mi şirin hamsterları ise bilmeyenimiz yok. Halkın sevgilisi. Yedir içir, koştur, şebeğe çevir hayvanı. 2 yıl anca yaşasın. O kısacık ömründe ya oyuncağımız yapalım ya da deneylerde kobay olarak kullanalım :(

Ve tüm bu hayvanlarımızın ortak özelliği ise hem memeli bir canlı hem de genetik yapısı itibariyle insan genetik yapısına büyük benzerlikler taşımasından dolayı deneylerin vazgeçilmezi olmaları.
Ekstra: İnternette ev ödevimi araştırırken savrula savrula buraya düştüm. Okumanızı tavsiye ederim, biyolokum abla yazmış.
Sonuç olarak canım blog, bir önceki yazımda yaptığım hatadan dolayı tüm sıçan halkından kendilerine ev faresi dediğim için özür diler, sevgili hocama düzeltme ve bana ev ödevi verdiği için teşekkür ederim.
Ev ödevimden başarılı bir şekilde geçmek dileğiyle... (Eğer bu ödev olmadıysa defterime 100 kere "Mus musculus bir sıçan değildir. Sıçan da Mus musculus değildir." yazmaya razıyım :))
Son olarak bu ödevimi hazırlamam da desteğini esirgemeyen pek sayın vikipedi'ye, canım google'a ve okulumun bilgisayar lab.ına çok teşekkür ederim.
15 Şubat 2010
Keşiflere Kaldığım Yerden Devam: "MİH"in İnsana, Doğaya, Bloğa, Daha da Önemlisi Okuyuculara Etkisi
Ce-ee! Ben geldim :) Seni unuttum sandın dimi? Ya da, "Maymun iştahlı vişnesuyunun blog macerası da burada bitti. Zaten çok bile sürmüştü." diye düşündün, itiraf et. Kızmıycam.
Beni yakinen tanıyanlar gayet iyi bilir ki, Maymun İştahlı Sizsiniz Yarışması düzenlense (Çok saçma bir yarışma ismi oldu, kabul ediyorum. Lakin yarışmanın orjinal ismide en az bunun kadar saçma ama sizde kabul edin.) ve bu yarışmanın seçmelerine katılsam, finale kadar yükselebilirim, o derece. Zira buna, bu yaşıma kadar büyük bir hevesle başlayıp hüsranla sonuçlanan "sonunu getiremediğim işler listesi"nin uzunluğu yeterli bir kanıt benim için. (Ya da yarım bıraktığım işler listesi mi demeliyim? Daha gencim sonuçta, belkide sonunu getirebilirim. (Hala umutluyum kendimden ya, pes.)) Sonuç itibariyle bu uzun liste çok sinir bozucu bir kanıt olsa da bir bilim insanı adayı olarak kanıtlara karşı boynum kıldan ince, saygım sonsuz. Yani demeye getiriyorum ki, ben blog yazısı yazıcam derim yazmam yada bir yazım içinde şundanda sonra bahsederim derim bahsetmem. Sağım solum belli olmaz. "Maymun iştahım" nasıl isterse ona göre davranırım. Ona uyarım. Karşı gelemem.
Buradan, niye yazmıyorsun diye soranlara, sitem edenlere ve espirili bir şekilde alttan alttan iğneleyenlere duyurulur! :P
"Peki" diyorsun şimdi. Yazı yazıyorsun. Bunu neye borçluyuz. Maymun iştahın mı istedi?
Hayır. Maymun iştahım şu anda devre dışı. Bu olayı daha iyi anlaman için kısaca maymun iştah mekanizmasını anlatayım o zaman:
Maymun iştah mekanizmasının çalışma yöntemi gayet basittir. Bu mekanizmayı çalıştıran çok önemli bir unsur vardır. Biz buna bilim camiyağsında maymun iştah hormonu diyoruz ki kısaca "mih" olarak ifade edilir. Genellikle yeni bir meşgale bulduğunuzda, bu meşgaleyi çok sevdiğinizi sandığınızda, üzerine hayaller kurduğunuzda inaktiftir. Halbusi en aktif olmaması gereken zamanda, yani o kadar uğraştıktan, emeğinizi, zamanınızı, paranızı filan harcadıktan sonra en ufak bir olumsuz koşulda aktif hale gelir. En ufak olumsuz koşulu nicelik olarak hemen belirteyim. Bilimsel konuşuyoruz sonuçta. İncir çekirdeğini dolduracak büyüklükte bir olumsuz koşul gayet yeterli hormonumuzu aktif kılmak için. Hatta 22,4 lt ve 25 santigrat derece altında 99,8 incir büyüklüğündeki bir olumsuzluk, hormonumuzun en aktif olduğu noktadır. Aman dikkat!
Ha unutmadan, evrimsel açıdan da bu iştahın bize maymunlardan miras kaldığı iddiaları doğrudur. Ayrıca atalarımızdan bize kalan bu "maymun iştah geni (mig)", "mutasyonu" ve "doğal seçilimi" olayı var ki o konuya hiç girmiyorum.

Bilim dünyasının genç müdavimi biyologculuk oynadı (Doktorculuğa, öğretmenciliğe, kuaförcülüğe son! Yeni moda biyologculuk, koşun çocuklar.), bloguna yazmayı çok özlediğinden azcık saçmaladı (mazur görünüz), birazdan, başka bir başlık altında asıl yazmak istediği şeyi yazacak. (Bizden ayrılmayın yani)
Lab.'da biyologculuk oynarken. Doğru bildiniz, elimdeki bir sıçan(Mus musculus). (16 Şubat'ta yapılan mühim düzeltme: O bir sıçan evet, ama Mus musculus değil! Rattus cinsi bir keme oluyor kendisi. Hatam için özür dilerim senden sevgili keme kardeş.)

Rana ridibunda ve şaşkın biyoloji öğrencileri

Buradan maymun iştah merkezli sisteme karşı gelen herkese selam eder, ne olursam olayım, ne yazarsam yazayım, beni böyle kabul ettiğiniz ve yine Canım Blog'uma geldiğiniz için teşekkür eder, gözlerinizden öperim.
Esen kalın.
Not: En az bunun kadar faideli keşiflerimde olmuştu zamanında. Hatırladınız mı? Hatırlamadıysanız, buyrun lütfen: İnsanlık için küçük benim için büyük keşfim ve gayet normal bir keşif.
Bir not daha: Aslında bu yazının başlığı "Neye niyet neye kısmet" te olabilirdi. Valla gönüllülükten bahsetmek isterken ne oldu da bu yazı bu hale geldi bende anlamadım sayın seyirciler.
Vallahi son not: Vişnesuyu'nun gönüllülük üzerine yazacağı yazıyı sakın kaçırmayın! (Yazı geç meç gelebilir. O yüzden mih, mig gibi kuramları, bunun işleyiş mekanizmasını ve vişnesu üzerindeki etkisini aklınızda bulundurmayı unutmayın. Boşuna anlatmadık :P)
Beni yakinen tanıyanlar gayet iyi bilir ki, Maymun İştahlı Sizsiniz Yarışması düzenlense (Çok saçma bir yarışma ismi oldu, kabul ediyorum. Lakin yarışmanın orjinal ismide en az bunun kadar saçma ama sizde kabul edin.) ve bu yarışmanın seçmelerine katılsam, finale kadar yükselebilirim, o derece. Zira buna, bu yaşıma kadar büyük bir hevesle başlayıp hüsranla sonuçlanan "sonunu getiremediğim işler listesi"nin uzunluğu yeterli bir kanıt benim için. (Ya da yarım bıraktığım işler listesi mi demeliyim? Daha gencim sonuçta, belkide sonunu getirebilirim. (Hala umutluyum kendimden ya, pes.)) Sonuç itibariyle bu uzun liste çok sinir bozucu bir kanıt olsa da bir bilim insanı adayı olarak kanıtlara karşı boynum kıldan ince, saygım sonsuz. Yani demeye getiriyorum ki, ben blog yazısı yazıcam derim yazmam yada bir yazım içinde şundanda sonra bahsederim derim bahsetmem. Sağım solum belli olmaz. "Maymun iştahım" nasıl isterse ona göre davranırım. Ona uyarım. Karşı gelemem.
Buradan, niye yazmıyorsun diye soranlara, sitem edenlere ve espirili bir şekilde alttan alttan iğneleyenlere duyurulur! :P
"Peki" diyorsun şimdi. Yazı yazıyorsun. Bunu neye borçluyuz. Maymun iştahın mı istedi?
Hayır. Maymun iştahım şu anda devre dışı. Bu olayı daha iyi anlaman için kısaca maymun iştah mekanizmasını anlatayım o zaman:
Maymun iştah mekanizmasının çalışma yöntemi gayet basittir. Bu mekanizmayı çalıştıran çok önemli bir unsur vardır. Biz buna bilim camiyağsında maymun iştah hormonu diyoruz ki kısaca "mih" olarak ifade edilir. Genellikle yeni bir meşgale bulduğunuzda, bu meşgaleyi çok sevdiğinizi sandığınızda, üzerine hayaller kurduğunuzda inaktiftir. Halbusi en aktif olmaması gereken zamanda, yani o kadar uğraştıktan, emeğinizi, zamanınızı, paranızı filan harcadıktan sonra en ufak bir olumsuz koşulda aktif hale gelir. En ufak olumsuz koşulu nicelik olarak hemen belirteyim. Bilimsel konuşuyoruz sonuçta. İncir çekirdeğini dolduracak büyüklükte bir olumsuz koşul gayet yeterli hormonumuzu aktif kılmak için. Hatta 22,4 lt ve 25 santigrat derece altında 99,8 incir büyüklüğündeki bir olumsuzluk, hormonumuzun en aktif olduğu noktadır. Aman dikkat!
Ha unutmadan, evrimsel açıdan da bu iştahın bize maymunlardan miras kaldığı iddiaları doğrudur. Ayrıca atalarımızdan bize kalan bu "maymun iştah geni (mig)", "mutasyonu" ve "doğal seçilimi" olayı var ki o konuya hiç girmiyorum.

Bilim dünyasının genç müdavimi biyologculuk oynadı (Doktorculuğa, öğretmenciliğe, kuaförcülüğe son! Yeni moda biyologculuk, koşun çocuklar.), bloguna yazmayı çok özlediğinden azcık saçmaladı (mazur görünüz), birazdan, başka bir başlık altında asıl yazmak istediği şeyi yazacak. (Bizden ayrılmayın yani)
Lab.'da biyologculuk oynarken. Doğru bildiniz, elimdeki bir sıçan(Mus musculus). (16 Şubat'ta yapılan mühim düzeltme: O bir sıçan evet, ama Mus musculus değil! Rattus cinsi bir keme oluyor kendisi. Hatam için özür dilerim senden sevgili keme kardeş.)

Rana ridibunda ve şaşkın biyoloji öğrencileri

Buradan maymun iştah merkezli sisteme karşı gelen herkese selam eder, ne olursam olayım, ne yazarsam yazayım, beni böyle kabul ettiğiniz ve yine Canım Blog'uma geldiğiniz için teşekkür eder, gözlerinizden öperim.
Esen kalın.
Not: En az bunun kadar faideli keşiflerimde olmuştu zamanında. Hatırladınız mı? Hatırlamadıysanız, buyrun lütfen: İnsanlık için küçük benim için büyük keşfim ve gayet normal bir keşif.
Bir not daha: Aslında bu yazının başlığı "Neye niyet neye kısmet" te olabilirdi. Valla gönüllülükten bahsetmek isterken ne oldu da bu yazı bu hale geldi bende anlamadım sayın seyirciler.
Vallahi son not: Vişnesuyu'nun gönüllülük üzerine yazacağı yazıyı sakın kaçırmayın! (Yazı geç meç gelebilir. O yüzden mih, mig gibi kuramları, bunun işleyiş mekanizmasını ve vişnesu üzerindeki etkisini aklınızda bulundurmayı unutmayın. Boşuna anlatmadık :P)
18 Aralık 2009
"Şafak 35" Çıkarması
Geçtiğimiz pazar, Serdar Abi'nin de sürpriz baskınıyla "Şafak 35" kutlaması yaptık. Evet, yanlış duymadınız, askerimizin şafağı 35 oldu! İşte o kutlamanın hiç bir yerde bulamayacağınız fotoğraflarını Canım Blog'um kalitesiyle sizler için burada yayınlıyoruz. (Hiç bir yerde bulamazsınız hakkaten, yalan mı ama?)
Heyooo :) Şafak İzmiiir, yani öyle deniyormuş, fotoğraftaki askerler öyle diyollar.

Bu uyumlu yürüyüşü gördükten sonra, ikisininde asker olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Raprap.

Kunatan ile bitli piyade.

Taksim akıp gidiyor efenim, durduramıyoruz.

Beyoğlu'ndaağ gezersiiin.

Buz gibi Taksim'den sonra ısındık yahu. Çok cereyan yapıyor bu Taksim, kapatsınlar bir tarafı bence.

Acaba istedikleri durakta inebilecekler miğ? Azz sonra.

Mutlu son: Pardus'a kavuşmak :)

Heyooo :) Şafak İzmiiir, yani öyle deniyormuş, fotoğraftaki askerler öyle diyollar.
Bu uyumlu yürüyüşü gördükten sonra, ikisininde asker olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Raprap.
Kunatan ile bitli piyade.
Taksim akıp gidiyor efenim, durduramıyoruz.
Beyoğlu'ndaağ gezersiiin.
Buz gibi Taksim'den sonra ısındık yahu. Çok cereyan yapıyor bu Taksim, kapatsınlar bir tarafı bence.
Acaba istedikleri durakta inebilecekler miğ? Azz sonra.
Mutlu son: Pardus'a kavuşmak :)
Beğendiyseniz, böyle alalım sizi.. (Sözümü tuttum, ekledim fotoğrafları özel hayatıma meraklı seyirciler.)
Askerimizin şafağı an itibariyle 30 oldu efendim. Şafak İzmir'i şafak İstanbul'u attlattık nice Antalya'lara nice Adana'lara olsun diyorum. Bir de 30 nerenin plakası onu da bilemiyorum, google'a da sormamak için inat ediyorum.
Bir de bir de kış gelmiş, hoşgelmiş. Nerelerde kalmış, gözlerimiz yollardaydı.
Yazı yazmaya üşenen vişnesuyunuz.
Askerimizin şafağı an itibariyle 30 oldu efendim. Şafak İzmir'i şafak İstanbul'u attlattık nice Antalya'lara nice Adana'lara olsun diyorum. Bir de 30 nerenin plakası onu da bilemiyorum, google'a da sormamak için inat ediyorum.
Bir de bir de kış gelmiş, hoşgelmiş. Nerelerde kalmış, gözlerimiz yollardaydı.
Yazı yazmaya üşenen vişnesuyunuz.
23 Kasım 2009
İnsan Olduğumu Hatırlattıkları İçin Virüslere Teşekkür Ederim
Sevgili Blog,
Ne zamandır yazmıyorum, özür dilerim. Tamam biraz hayırsız olabilirim. Ama açıklayabilirim. Bak mesela son yazdığım yazıma yaptığım bir yorumda kendimi ne zaman hıyar gibi değil de insan gibi hissedersem o zaman yazıcam demiştim. Peki ne oldu da kendimi tekrar insan gibi hissetmeye başladım? Merak ettin dimiğ?
Şimdi, şöyle başlayayım canım blog. Geçtiğimiz perşembe yani 19 Kasım'da feci bir boğaz ağrısıyla uyandım. Ve sanki üzerimden tır geçmiş gibiydi. Eklemlerim çok fena ağrıyordu. Ardı ardına öksürüyordum fakat halsizlikten öksürmeye de mecalim yoktu. Nefes alırken biraz zorlanıyordum. Biraz ateşim de çıkmıştı, oh misti. Hoş geldiniz virüslerdi. Ve artık Bilgesu insan olduğunu hissetmişti çünkü hıyarlarda grip virüsü ne gezerdi.

Neyse. Zorla kalktım yataktan sonra yurtta kahvaltı yapmaya çalıştım, dışarı çıktım, meyve ve pastil aldım. Ben tüm bu aktiviteleri yaparken bir yandan da sürekli "Yok canııım, ne domuz gribisi, boğazımı üşüttüm ben" diye de tekrar ediyordum kendi kendime, fakat yinede kendime engel olamadım, girdim internete, domuz gribinin belirtilerini tam hatırlayamadığımdan bir bilene sordum, google abi domuz gribi belirtilerini taşıdığımı söyledi.
İçim içimi yemeye başladı, domuz gribi olan ölür sanıyorum, cahilim çünki.

Gittim Çapa Tıp Fakültesi'ne. Bütün griplileri bir yere toplamışlar (zaten grip değilsen bile orda oluyosun), bi tanecik de doktor vermişler (Garibim, sabahtan beri hasta bakmaktan bitmiş tükenmiş.). Tam 4 saat sonra ancak bana sıra gelmiş, bu süre zarfında annemler beni kırk kez aramış, karşımda ateşler içinde yanan, nefes alamayan, uyuklayan, resmen kaymış hastalar yüzünden psikolojim bozulmuş. Ama hala yıkılmamışım, ayaktaymışım. Fakat doktorun domuz gribi olduğumu söylemesiyle ve "H1N1 virüsü taşıdığı düşünüldüğünden 5 günlük rapor bilmem ne vırt zırt" yazılı bir kağıdı elime tutuşturmasıyla yıkılmışım. Sinirlerim bozulmuş, ağlamışım, apar topar evime, Alanya'ya gelmişim. (İyi ki de gelmişim.)

İşte böyle bloğum, canım. Korku dolu ve stresli dakikalar yaşarken, bir yandan da dinlenmek yerine 4 saat hastanede sıra bekleme, ardından koştur koştur yurda gidip valiz hazırlama, bir yandan millete dert anlatma, vakit kıtlığından yemek yiyememe, tramvaya ve metroya binmek için cengaver gibi kocaman valizi tek başıma merdivenlerden indirip-çıkarma (maske takıyoz diye bütün centilmenler kayboluverdi.), tüm bu yolların sonunda Alanya'ya varabilme gibi işlerle uğraştım. Ama o da nesi? Eve vardığımda turp gibi olmuştum. Bütün bu koşturmaca, sinirsekliğim, duygu seline dönüşmelerim beni iyileştirmiş miydi acaba?
Doktorun muayenede söylediği şeylerin hiç birisi olmuyordu. Ne ateşim yükseliyordu, ne nefes almakta zorlanıyordum. Sanki tam tersiydi ama yine de belli olmazdı. Gerçi doktor ateşimi ölçtüğünde ve 39 olduğunu gördüğünde demiştim ona, dört saat bekledim ya ondan olmuştur doktor hanım abla diye ama çıkacağı varmış ateşinin demişti, alakası yok demişti. Hatta ve kat'a bana sürekli şöyle olacak böyle olacak diyip durmuş, bununda belirtileri diğer gripler gibidir, bir hafta dinlen, hiç bir şeyciğin kalmaz bile dememiş, çok fena bir hastalığa yakalanmışım gibi iyice panikletmişti beni. Sonra ben nefes darlığı çekmeye başladığımda, daha da artacak bu demişti. Tam bir felaket tellalıydı. Sen beni paniklettiğin için nefes darlığı çekiyordum, haberin yoktu.
Ölecek miyim yani diye sorduğumda ise, risk grubundasın demişti. Hı tamam o zaman sorun yok bide kaç günlük ömrüm kaldığını söyleyin de tam olsun, demiştim bende.
Hey Allah'ım! Allah'tan kalp krizinden gitmedim. Ama boşuna bu kadar üzüldüm canım blog. Çünkü eve geldikten sonra, hasta yattığım 2 gün boyunca saglik.gov.tr ve grip.gov.tr sitelerini hatmettim. Ve bu konuda ne kadar bilinçsiz olduğumu farkettim. Lütfen sevgili okuyucu sende hasta olmayı bekleme, sende oku.

Hatta internetten takip ettiğim hem Sandaletli Seyyah hem Doktor olan Bora Bilgin 'de yazmış, güzelce açıklamış.( Şurda ve şurda) Ve demiş ki: [...] Muayenesi sonucunda kendisine grip olduğunu, bu dönemde pratik olarak tüm gripler domuz gribi sayılmakla birlikte bunda korkacak bir durum olmadığını, zira domuz gribinin geçmiş yıllardaki mevsimsel griplerden farklı seyretmediğini anlattım.Evde istirahat etmesini, ateşi üç günde fazla sürerse, ya da öksürüğü şiddetlenirse hastaneye başvurmasını söyledim ve Parasetamol tb 3x1 PO reçete ettim. Tabi herkesin doktoru Bora Bilgin değil ki korkacak bir durum olmadığını söylesin..
İşte böyle blogcum. Bu kadar bilinçsiz bir yazarın var senin. İnsan daha önce hiç mi girip okumaz devlet babanın sitesinden. O yüzden tekrar diyorum ki okumadıysanız bir an önce sizde okuyun adam olun Bilgesu gibi eşek olmayın.
Sevgi dolu bir not: Bu yazıyı anneme ithaf ediyorum blog :) Yaptığı nefizz çorbalar için, odama tepsiyle gelen yemekler, tatlılar, ballı sütler için... 3 günde sapasağlam olmamı sağladığı ve verdiği şefkat ve sevgi için. İnsana anne eli değince hiç bişeyciği kalmıyo be blog.
Ne zamandır yazmıyorum, özür dilerim. Tamam biraz hayırsız olabilirim. Ama açıklayabilirim. Bak mesela son yazdığım yazıma yaptığım bir yorumda kendimi ne zaman hıyar gibi değil de insan gibi hissedersem o zaman yazıcam demiştim. Peki ne oldu da kendimi tekrar insan gibi hissetmeye başladım? Merak ettin dimiğ?
Şimdi, şöyle başlayayım canım blog. Geçtiğimiz perşembe yani 19 Kasım'da feci bir boğaz ağrısıyla uyandım. Ve sanki üzerimden tır geçmiş gibiydi. Eklemlerim çok fena ağrıyordu. Ardı ardına öksürüyordum fakat halsizlikten öksürmeye de mecalim yoktu. Nefes alırken biraz zorlanıyordum. Biraz ateşim de çıkmıştı, oh misti. Hoş geldiniz virüslerdi. Ve artık Bilgesu insan olduğunu hissetmişti çünkü hıyarlarda grip virüsü ne gezerdi.

Neyse. Zorla kalktım yataktan sonra yurtta kahvaltı yapmaya çalıştım, dışarı çıktım, meyve ve pastil aldım. Ben tüm bu aktiviteleri yaparken bir yandan da sürekli "Yok canııım, ne domuz gribisi, boğazımı üşüttüm ben" diye de tekrar ediyordum kendi kendime, fakat yinede kendime engel olamadım, girdim internete, domuz gribinin belirtilerini tam hatırlayamadığımdan bir bilene sordum, google abi domuz gribi belirtilerini taşıdığımı söyledi.
İçim içimi yemeye başladı, domuz gribi olan ölür sanıyorum, cahilim çünki.

Gittim Çapa Tıp Fakültesi'ne. Bütün griplileri bir yere toplamışlar (zaten grip değilsen bile orda oluyosun), bi tanecik de doktor vermişler (Garibim, sabahtan beri hasta bakmaktan bitmiş tükenmiş.). Tam 4 saat sonra ancak bana sıra gelmiş, bu süre zarfında annemler beni kırk kez aramış, karşımda ateşler içinde yanan, nefes alamayan, uyuklayan, resmen kaymış hastalar yüzünden psikolojim bozulmuş. Ama hala yıkılmamışım, ayaktaymışım. Fakat doktorun domuz gribi olduğumu söylemesiyle ve "H1N1 virüsü taşıdığı düşünüldüğünden 5 günlük rapor bilmem ne vırt zırt" yazılı bir kağıdı elime tutuşturmasıyla yıkılmışım. Sinirlerim bozulmuş, ağlamışım, apar topar evime, Alanya'ya gelmişim. (İyi ki de gelmişim.)
İşte böyle bloğum, canım. Korku dolu ve stresli dakikalar yaşarken, bir yandan da dinlenmek yerine 4 saat hastanede sıra bekleme, ardından koştur koştur yurda gidip valiz hazırlama, bir yandan millete dert anlatma, vakit kıtlığından yemek yiyememe, tramvaya ve metroya binmek için cengaver gibi kocaman valizi tek başıma merdivenlerden indirip-çıkarma (maske takıyoz diye bütün centilmenler kayboluverdi.), tüm bu yolların sonunda Alanya'ya varabilme gibi işlerle uğraştım. Ama o da nesi? Eve vardığımda turp gibi olmuştum. Bütün bu koşturmaca, sinirsekliğim, duygu seline dönüşmelerim beni iyileştirmiş miydi acaba?
Doktorun muayenede söylediği şeylerin hiç birisi olmuyordu. Ne ateşim yükseliyordu, ne nefes almakta zorlanıyordum. Sanki tam tersiydi ama yine de belli olmazdı. Gerçi doktor ateşimi ölçtüğünde ve 39 olduğunu gördüğünde demiştim ona, dört saat bekledim ya ondan olmuştur doktor hanım abla diye ama çıkacağı varmış ateşinin demişti, alakası yok demişti. Hatta ve kat'a bana sürekli şöyle olacak böyle olacak diyip durmuş, bununda belirtileri diğer gripler gibidir, bir hafta dinlen, hiç bir şeyciğin kalmaz bile dememiş, çok fena bir hastalığa yakalanmışım gibi iyice panikletmişti beni. Sonra ben nefes darlığı çekmeye başladığımda, daha da artacak bu demişti. Tam bir felaket tellalıydı. Sen beni paniklettiğin için nefes darlığı çekiyordum, haberin yoktu.
Ölecek miyim yani diye sorduğumda ise, risk grubundasın demişti. Hı tamam o zaman sorun yok bide kaç günlük ömrüm kaldığını söyleyin de tam olsun, demiştim bende.
Hey Allah'ım! Allah'tan kalp krizinden gitmedim. Ama boşuna bu kadar üzüldüm canım blog. Çünkü eve geldikten sonra, hasta yattığım 2 gün boyunca saglik.gov.tr ve grip.gov.tr sitelerini hatmettim. Ve bu konuda ne kadar bilinçsiz olduğumu farkettim. Lütfen sevgili okuyucu sende hasta olmayı bekleme, sende oku.

Hatta internetten takip ettiğim hem Sandaletli Seyyah hem Doktor olan Bora Bilgin 'de yazmış, güzelce açıklamış.( Şurda ve şurda) Ve demiş ki: [...] Muayenesi sonucunda kendisine grip olduğunu, bu dönemde pratik olarak tüm gripler domuz gribi sayılmakla birlikte bunda korkacak bir durum olmadığını, zira domuz gribinin geçmiş yıllardaki mevsimsel griplerden farklı seyretmediğini anlattım.Evde istirahat etmesini, ateşi üç günde fazla sürerse, ya da öksürüğü şiddetlenirse hastaneye başvurmasını söyledim ve Parasetamol tb 3x1 PO reçete ettim. Tabi herkesin doktoru Bora Bilgin değil ki korkacak bir durum olmadığını söylesin..
İşte böyle blogcum. Bu kadar bilinçsiz bir yazarın var senin. İnsan daha önce hiç mi girip okumaz devlet babanın sitesinden. O yüzden tekrar diyorum ki okumadıysanız bir an önce sizde okuyun adam olun Bilgesu gibi eşek olmayın.
Sevgi dolu bir not: Bu yazıyı anneme ithaf ediyorum blog :) Yaptığı nefizz çorbalar için, odama tepsiyle gelen yemekler, tatlılar, ballı sütler için... 3 günde sapasağlam olmamı sağladığı ve verdiği şefkat ve sevgi için. İnsana anne eli değince hiç bişeyciği kalmıyo be blog.
04 Ekim 2009
Sakin Olmam Lazım (Da Nasıl??)
Merhaba Blog,
İkinci sınıf oldum ben :) Hatta bugün yağmur yağdıktan sonra bahçeye çıkıp omurgasız hayvanlar lab.ı için birkaç haşere bile topladım. Oda arkadaşımın hafta sonu, marketlerde Sarelle tanıtımı için eşantiyon olarak dağıttığı minyatür sarelleciği önce yedim sonra yıkayıp, dezenfekte ettikten sonra haşerelerime layık bir barınak yaptım :) O barınakta şuanda bir adet bit kadar bebek salyangoz (yerim yerim), bir adet orta boy abi salyangoz (yağmur yağdıktan sonra ortalık salyangozdan geçilmediği için değil, salyangozları gerçekten çok sevdiğim için topladım Canım Blog, taam mı?), bir adet koca kafalı dev bir karınca, bir adet adını bilmediğim (ama bilmemek ayıp değil blog, demiğ?) çok ayaklı korkunç bir böcek, kardeş kardeş yaşıyor. Hatta karınca ve böcek, abi salyangozun kabuğunun üstüne çıkmışlar, o nereye giderse oraya gidiyorlar, çok eğleniyorlar yani o barınakta, tam bir aile oldular, hahah.
İşte ben böyle kendi çapımda eğleniyorum blog.
Ya da eğlenmeye çalışıyorum. Çünkü sakinleşmem gerek.

Çünkü hocaların;
--> Yıllardır ders anlatırken projeksiyon aleti kullandıkları halde hala o aleti kullanmayı becerememelerini ve böylece dersin yarım saatini yemelerini görmezden gelmem gerek.
--> "Evet, not tutmaya gerek yok, kitaptan okuyoruz zaten." diyecek kadar pişkin olduğunu unutmam gerek.

--> Dersi, ders notuna tamamen sadık bir şekilde anlatmalarını, sadece slaytı okuyarak bizi okuma-yazma bilmiyor sanmalarını umursamamam gerek. Ah, ama bir dakika, mesela "söylenmektedir" yazan yeri "söylenir" şeklinde okuyarak derse yorumlarını da katarak nasıl işlediğini göz ardı etmemem gerek.
Müthiş bir hocamızın dediği gibi bilim insanımı olacağımızı sanıyoruz biz? Bizden bir halt olmaz. (Bencelikle benden bir halt olur ama aldığım müthiş eğitimlerin bunda payı ne kadar olur, orasını bilmem.)

Çünkü okulun;
--> Geçen yıl, "Ders mers anlatılmayacak, notta bulamazsınız, sonra bir de bu ingilizce dersiyle uğraşır durursunuz." şeklindeki aydınlatıcı açıklamalarıyla zorla yabancı dil muafiyet sınavına sokmasını ve sınavdan süper bir not aldığım (90 küsür) halde sırf ingilizce dersinden muaf olduğum, o derse girmediğim için ingilizce notumun "sıfır" görünmesini ve bundan dolayı AGNO'mun beklediğimden düşük olmasını kabullenmem, bunalıma girmemem gerek.
--> "Burs belgesi getir, transkriptini götür!" felsefesine acı acı gülmemem gerek. Kendi transkriptimi istiyorum, çok mu saçma birşey istiyorum, Ey Okul! İllaki transkript almam için bir amacım mı olmalı anlamadım ki ben bu işi.
Çünkü öğrencilerin;
--> Bölüm başkanına onaylatıp, ertesi gün alıp, astığımız bir afişi umarsızca söküp çöpe atmaları karşısında hala şaşırıyor olmamam gerek. Üstüne üstlük, onaylatma zahmetine bile girmediği afişini bizimkinin yerine astığını gördüğümde sinirden tepinmemem gerek.
--> Yurt-Kur Baba'nın masasını sahiplenen, bencilce kitaplarını koyarak orayı kendi masası ilan eden zihniyetleriyle aslında hiç uğraşmamam, tartışmamam, kendi halimde yaşamam gerek.

Yani senin anlayacağın blog, bugünlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum.
Madem hazır kendimi hıyar gibi hissediyorum, günün anlam ve önemini anlatan şarkıyı da kendime gönderiyorum: Barış Manço - Sözüm Meclisten Dışarı diyor benim için... (Canım Blog, bu şarkıyı sana nasıl dinletebilirim diye uğraştım, aradım aradım bulamadım, mahkeme kararıyla engellendim. (Last.fm'de bile, çüş artık. Hazır sinirlerim tekrar depreşmişken... Neyse, konu bu değildi.))
Tek tesellimse, müthiş sanatçı Barış Manço'nun da bir zamanlar kendini hıyar gibi hissetmesi Canım Blog'um...
İkinci sınıf oldum ben :) Hatta bugün yağmur yağdıktan sonra bahçeye çıkıp omurgasız hayvanlar lab.ı için birkaç haşere bile topladım. Oda arkadaşımın hafta sonu, marketlerde Sarelle tanıtımı için eşantiyon olarak dağıttığı minyatür sarelleciği önce yedim sonra yıkayıp, dezenfekte ettikten sonra haşerelerime layık bir barınak yaptım :) O barınakta şuanda bir adet bit kadar bebek salyangoz (yerim yerim), bir adet orta boy abi salyangoz (yağmur yağdıktan sonra ortalık salyangozdan geçilmediği için değil, salyangozları gerçekten çok sevdiğim için topladım Canım Blog, taam mı?), bir adet koca kafalı dev bir karınca, bir adet adını bilmediğim (ama bilmemek ayıp değil blog, demiğ?) çok ayaklı korkunç bir böcek, kardeş kardeş yaşıyor. Hatta karınca ve böcek, abi salyangozun kabuğunun üstüne çıkmışlar, o nereye giderse oraya gidiyorlar, çok eğleniyorlar yani o barınakta, tam bir aile oldular, hahah.
İşte ben böyle kendi çapımda eğleniyorum blog.
Ya da eğlenmeye çalışıyorum. Çünkü sakinleşmem gerek.

Çünkü hocaların;
--> Yıllardır ders anlatırken projeksiyon aleti kullandıkları halde hala o aleti kullanmayı becerememelerini ve böylece dersin yarım saatini yemelerini görmezden gelmem gerek.
--> "Evet, not tutmaya gerek yok, kitaptan okuyoruz zaten." diyecek kadar pişkin olduğunu unutmam gerek.

--> Dersi, ders notuna tamamen sadık bir şekilde anlatmalarını, sadece slaytı okuyarak bizi okuma-yazma bilmiyor sanmalarını umursamamam gerek. Ah, ama bir dakika, mesela "söylenmektedir" yazan yeri "söylenir" şeklinde okuyarak derse yorumlarını da katarak nasıl işlediğini göz ardı etmemem gerek.
Müthiş bir hocamızın dediği gibi bilim insanımı olacağımızı sanıyoruz biz? Bizden bir halt olmaz. (Bencelikle benden bir halt olur ama aldığım müthiş eğitimlerin bunda payı ne kadar olur, orasını bilmem.)

Çünkü okulun;
--> Geçen yıl, "Ders mers anlatılmayacak, notta bulamazsınız, sonra bir de bu ingilizce dersiyle uğraşır durursunuz." şeklindeki aydınlatıcı açıklamalarıyla zorla yabancı dil muafiyet sınavına sokmasını ve sınavdan süper bir not aldığım (90 küsür) halde sırf ingilizce dersinden muaf olduğum, o derse girmediğim için ingilizce notumun "sıfır" görünmesini ve bundan dolayı AGNO'mun beklediğimden düşük olmasını kabullenmem, bunalıma girmemem gerek.
--> "Burs belgesi getir, transkriptini götür!" felsefesine acı acı gülmemem gerek. Kendi transkriptimi istiyorum, çok mu saçma birşey istiyorum, Ey Okul! İllaki transkript almam için bir amacım mı olmalı anlamadım ki ben bu işi.
Çünkü öğrencilerin;
--> Bölüm başkanına onaylatıp, ertesi gün alıp, astığımız bir afişi umarsızca söküp çöpe atmaları karşısında hala şaşırıyor olmamam gerek. Üstüne üstlük, onaylatma zahmetine bile girmediği afişini bizimkinin yerine astığını gördüğümde sinirden tepinmemem gerek.
--> Yurt-Kur Baba'nın masasını sahiplenen, bencilce kitaplarını koyarak orayı kendi masası ilan eden zihniyetleriyle aslında hiç uğraşmamam, tartışmamam, kendi halimde yaşamam gerek.

Yani senin anlayacağın blog, bugünlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum.
Madem hazır kendimi hıyar gibi hissediyorum, günün anlam ve önemini anlatan şarkıyı da kendime gönderiyorum: Barış Manço - Sözüm Meclisten Dışarı diyor benim için... (Canım Blog, bu şarkıyı sana nasıl dinletebilirim diye uğraştım, aradım aradım bulamadım, mahkeme kararıyla engellendim. (Last.fm'de bile, çüş artık. Hazır sinirlerim tekrar depreşmişken... Neyse, konu bu değildi.))
Tek tesellimse, müthiş sanatçı Barış Manço'nun da bir zamanlar kendini hıyar gibi hissetmesi Canım Blog'um...
02 Eylül 2009
Yazıyooor Yazıyoor "Saç" Kardeş Yazıyoor
En Canım Blog ve Pek Sayın Seyirciler,
Gün geçmiyor ki bir olay daha vuku bulmasın ve pek sakin zannedilen Bilgesu'nun sinirleri hoplamasın:
Şimdi efenim, kuaför fobisi olan bir insanım ben. Mümkün mertebe, kuaförün yanından bile geçmemek en sağlıklısı benim için. Düğünlerde, seyranlarda saç maç yaptırmaktan kesinlikle kaçındığım gibi hele hele iş saç kestirme olayına gelince direk tabanları yağlayıp kaçasım geliyor. Ama bu saç denilen zımbırtı sürekli uzayan, hadi onu geçtim -hiç taramadığım ve gayet iyi baktığım halde- yıpranıp, kırılıveren bir şey, nereye kaçıyon!
İşte böyle artık kaçamadığım günlerden bir gün yani dün, fobimin azmasına neden olan kuaför maceralarıma bir yenisi eklendi. Fakat bu olayı anlatmadan önce isterseniz hep birlikte geçmişime yolculuk yapıp, bu fobinin kaynakları nedir, sorun bende mi yoksa kuaförlerde midir, mükemmel kuaför profili ne olmalıdır, Türkiye'de kuaförlerin yeri ve önemi nedir gibi sorulara cevap arayıp köşe yazarlığına soyunayım.
Tamam tamam, korkmayın sadece geçmişe yolculuk yapalım:


İşte geçmişten sizin için çıkmış gelmiş bu iki Bilgesu, farklı yaşlarda olsa da aynı dertten muzdarip iki çocuktur. Çocuğun ne derdi olur ki, dersin sen ama vardır işte, mesela;
--> Bu iki çocuk saçların özgürce uzaması ve ahenkle dalgalanması gerektiğini savunur. Ama onlar savuna dursun saç düşmanı makas, anneciğinin eline çoktan geçmiş, evde kovalamaca başlamış, dolayısıyla saç hep itinayla yamuk kesilmiştir. (İlk kuaförüm olan annemin saç kesme konusunda yetenekli olduğu fakat tüm suçun vişne kızımız da olduğu iddiaları doğrudur.)
--> Bu iki çocuk saç, baş, kafa ve beynin fön makinesine maruz kalmadan daha mutlu olacağını savunur. Çünkü bu iki çocuk, biraz daha büyüyüp abla olduklarında, düğün için saç yaptırmaya götürülür. İşi başından aşkın olan kuaför de tüm çocukların saçını aynı model yapıp, başından salıverir. Fekat pek bir hassas kişilik olan bu iki Bilgesu, aynı fabrikasyon ürünü olmaktansa fabrika hatası olmayı tercih ettiğinden üzüntü ve fön makinesinden haşlanmış beyni ile angaralı turgut sponsorluğunda yapılan düğüne istemeden de olsa katılıverir.
Tüm bu anlattıklarımın analizini yapmada çok başarılı olan ey sevgili okuyucu, az çok Türkiye'de kuaförlüğün yeri ve önemi nedir, anladıysan yavaş yavaş yok yok hızlı hızlı sadede geleyim.
Bundan bir ay önce kaş alımı için kuaföre gittim. Kaşımı alacak kızın kaşlarını görünce de bir yamuk olmasın diye(önceden çok yamuk olaylar oldu, bilmiyorsun blog..) baştan güzel güzel uyardım: "Kaşıma şekil vermeyiniz, verenleri uyarınız, hatta bana kalırsa siz bu kaşa hiç dokunmayınız." Fakat hikaye bu ya, kız daha ilk seferde ipi çektiğinde kaşım, onun kaşına doğru yol almaya başlamıştı. Kızı en baştan güzel güzel uyarmasa bu kadar sinirlenmeyecek olan Bilgesu, tüm asaletini kaybedip kızla münakaşaya girdi. Olaylar bambaşka bir hal aldı. Derken cımbız değmemiş, güzel kaşlı, nur yüzlü bir kuaför ortaya çıkıverdi. Bilgesu, bu nur kaşlı kıza sığındı, öbür kaşını ona teslim etti. Sonra eve geldi, aynaya baktı. Sol kaşını kapatınca Bilgesu Güngör'ü, sağ kaşını kapatınca Bilgesu Gündeş'i gördü aynada. Ve dedi ki: Bu bir Mona Lisa tablosu değil de nedir? Kuaförler birer sanatçı değil de nedir?
Ondan bir ay sonra yani bugün artık aynada sadece Bilgesu Güngör'ü görüyorum, meraklanma blog.
Evet sevgili seyirciler, artık sadede gelmenin zamanı geldi de geçiyor bile..
O kadar kuaförler için o biçim fön makinesi kullanırlar, bu biçim yetenekli, bir o kadar da sanatçı ruhludurlar, dedim. De niye dedim, bütün bunları niye yazdım. Manyak mıyım?
Buradan saçımı kesemeyen, beni Mona Lisa tablosuna çeviren kuaförlere haykırmak için, bir kere olsun saçımın doğru düzgün kesildiğini görüp mutlu olabilmek istediğimi söylemek için yazdım. Ya da vermek istediğim mesaj asla gerekli mercilere ulaşamayacağından sadece içimi dökmek için de yazmış olabilirim.
Kırıklarını aldırmak umuduyla gidip saçını rezil eden kuaförün felaketinden sonra öbür kuaförün durumu kurtarmak amacıyla gelip saçını kısacık bırakmasıyla mağdur olan kızcağız. (Müjde! Cümle bitti, nefes alabilirsiniz :)
Mühim Not: Tüm bu olaylarda 25 lira isteyen kuaföre gitmeyip, sadece kırıklarımı aldırıcam ne 25'i deyip, 10 liralık kuaföre gitmemin bir etkisi yoktur.
Çok Mühim Olmayan Not: Çocukken dümdüz saçlara sahip Bilgesu'nun saçlarının lisede kıvırcık olduğunu ve yakınlarının kendisine saç, saçbaş, saç kafa şeklinde hitap ettiğini biliyor muydunuz?
Gün geçmiyor ki bir olay daha vuku bulmasın ve pek sakin zannedilen Bilgesu'nun sinirleri hoplamasın:
Şimdi efenim, kuaför fobisi olan bir insanım ben. Mümkün mertebe, kuaförün yanından bile geçmemek en sağlıklısı benim için. Düğünlerde, seyranlarda saç maç yaptırmaktan kesinlikle kaçındığım gibi hele hele iş saç kestirme olayına gelince direk tabanları yağlayıp kaçasım geliyor. Ama bu saç denilen zımbırtı sürekli uzayan, hadi onu geçtim -hiç taramadığım ve gayet iyi baktığım halde- yıpranıp, kırılıveren bir şey, nereye kaçıyon!
İşte böyle artık kaçamadığım günlerden bir gün yani dün, fobimin azmasına neden olan kuaför maceralarıma bir yenisi eklendi. Fakat bu olayı anlatmadan önce isterseniz hep birlikte geçmişime yolculuk yapıp, bu fobinin kaynakları nedir, sorun bende mi yoksa kuaförlerde midir, mükemmel kuaför profili ne olmalıdır, Türkiye'de kuaförlerin yeri ve önemi nedir gibi sorulara cevap arayıp köşe yazarlığına soyunayım.
Tamam tamam, korkmayın sadece geçmişe yolculuk yapalım:


İşte geçmişten sizin için çıkmış gelmiş bu iki Bilgesu, farklı yaşlarda olsa da aynı dertten muzdarip iki çocuktur. Çocuğun ne derdi olur ki, dersin sen ama vardır işte, mesela;
--> Bu iki çocuk saçların özgürce uzaması ve ahenkle dalgalanması gerektiğini savunur. Ama onlar savuna dursun saç düşmanı makas, anneciğinin eline çoktan geçmiş, evde kovalamaca başlamış, dolayısıyla saç hep itinayla yamuk kesilmiştir. (İlk kuaförüm olan annemin saç kesme konusunda yetenekli olduğu fakat tüm suçun vişne kızımız da olduğu iddiaları doğrudur.)
--> Bu iki çocuk saç, baş, kafa ve beynin fön makinesine maruz kalmadan daha mutlu olacağını savunur. Çünkü bu iki çocuk, biraz daha büyüyüp abla olduklarında, düğün için saç yaptırmaya götürülür. İşi başından aşkın olan kuaför de tüm çocukların saçını aynı model yapıp, başından salıverir. Fekat pek bir hassas kişilik olan bu iki Bilgesu, aynı fabrikasyon ürünü olmaktansa fabrika hatası olmayı tercih ettiğinden üzüntü ve fön makinesinden haşlanmış beyni ile angaralı turgut sponsorluğunda yapılan düğüne istemeden de olsa katılıverir.
Tüm bu anlattıklarımın analizini yapmada çok başarılı olan ey sevgili okuyucu, az çok Türkiye'de kuaförlüğün yeri ve önemi nedir, anladıysan yavaş yavaş yok yok hızlı hızlı sadede geleyim.
Bundan bir ay önce kaş alımı için kuaföre gittim. Kaşımı alacak kızın kaşlarını görünce de bir yamuk olmasın diye(önceden çok yamuk olaylar oldu, bilmiyorsun blog..) baştan güzel güzel uyardım: "Kaşıma şekil vermeyiniz, verenleri uyarınız, hatta bana kalırsa siz bu kaşa hiç dokunmayınız." Fakat hikaye bu ya, kız daha ilk seferde ipi çektiğinde kaşım, onun kaşına doğru yol almaya başlamıştı. Kızı en baştan güzel güzel uyarmasa bu kadar sinirlenmeyecek olan Bilgesu, tüm asaletini kaybedip kızla münakaşaya girdi. Olaylar bambaşka bir hal aldı. Derken cımbız değmemiş, güzel kaşlı, nur yüzlü bir kuaför ortaya çıkıverdi. Bilgesu, bu nur kaşlı kıza sığındı, öbür kaşını ona teslim etti. Sonra eve geldi, aynaya baktı. Sol kaşını kapatınca Bilgesu Güngör'ü, sağ kaşını kapatınca Bilgesu Gündeş'i gördü aynada. Ve dedi ki: Bu bir Mona Lisa tablosu değil de nedir? Kuaförler birer sanatçı değil de nedir?
Ondan bir ay sonra yani bugün artık aynada sadece Bilgesu Güngör'ü görüyorum, meraklanma blog.
Evet sevgili seyirciler, artık sadede gelmenin zamanı geldi de geçiyor bile..
O kadar kuaförler için o biçim fön makinesi kullanırlar, bu biçim yetenekli, bir o kadar da sanatçı ruhludurlar, dedim. De niye dedim, bütün bunları niye yazdım. Manyak mıyım?
Buradan saçımı kesemeyen, beni Mona Lisa tablosuna çeviren kuaförlere haykırmak için, bir kere olsun saçımın doğru düzgün kesildiğini görüp mutlu olabilmek istediğimi söylemek için yazdım. Ya da vermek istediğim mesaj asla gerekli mercilere ulaşamayacağından sadece içimi dökmek için de yazmış olabilirim.
Kırıklarını aldırmak umuduyla gidip saçını rezil eden kuaförün felaketinden sonra öbür kuaförün durumu kurtarmak amacıyla gelip saçını kısacık bırakmasıyla mağdur olan kızcağız. (Müjde! Cümle bitti, nefes alabilirsiniz :)
Mühim Not: Tüm bu olaylarda 25 lira isteyen kuaföre gitmeyip, sadece kırıklarımı aldırıcam ne 25'i deyip, 10 liralık kuaföre gitmemin bir etkisi yoktur.
Çok Mühim Olmayan Not: Çocukken dümdüz saçlara sahip Bilgesu'nun saçlarının lisede kıvırcık olduğunu ve yakınlarının kendisine saç, saçbaş, saç kafa şeklinde hitap ettiğini biliyor muydunuz?
